Ceyda Sungur: “Mekansal okuryazarlık içinde bulunduğumuz düzeni sorgulamayı gerektiriyor”
Atölye BİA’nın 25-26 Temmuz’da gerçekleştirilen Mekansal Okuryazarlık Atölyesi’nin ilk gününde Dr. Ceyda Sungur, “Mekansal Okuryazarlığa Giriş” ve “Toplumsal Mekanın Üretimi” başlıklı iki oturum gerçekleştirdi.
Sungur, ilk oturumda katılımcılarla birlikte mekansal okuryazarlığın ne anlama geldiğini tartıştı. Mekanı yalnızca fiziksel özellikleriyle değil, toplumsal hafıza, gündelik yaşam, sınıfsal ilişkiler ve kentteki dönüşümler üzerinden ele aldı.
Katılımcılar, mekan ve hafıza ilişkisini farklı örnekler üzerinden inceledi. Binaların mimarları, kapı zilleri, kentsel dönüşümle küçülen evler ve mahallelerde değişen ticari yapılar bu örnekler arasındaydı.
Ceyda Sungur kimdir?
ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama bölümünden mezun. İTÜ’de kentsel tasarım alanında yüksek lisansını, Université Paris-I-Panthéon-Sorbonne’da ise Coğrafya doktorasını tamamlamıştır. Çalışmaları toplumsal cinsiyet, gündelik hareketlilik, emek coğrafyası ve feminist coğrafya alanlarına odaklanmaktadır. Şu an da IPS İletişim Vakfı bünyesinde Atölye BİA Koordinatörü olarak çalışmaktadır.
Tanıma, tanışma ve dönüştürme
Sungur, mekansal okuryazarlığı “tanıma, tanışma ve dönüştürme” süreci olarak tarif etti. Bir mekanın fiziksel özelliklerini fark etmenin “tanıma” aşaması olduğunu söyledi. Mekanın taşıdığı toplumsal ilişkileri sorgulamaya başlamanın ise tanımayı “tanışmaya” dönüştürdüğünü anlattı.
Sungur, mekansal okuryazarlığın kişinin kendi konumunu ve içinde bulunduğu toplumsal ilişkileri sorgulamasını da beraberinde getirdiğine dikkat çekti.
Kendi sınıfsal pozisyonumuzu ve sınıfın tarihsel olarak kendi mekanını nasıl ürettiğini sorgulamaya başladığımızda bir dönüşüm sürecine giriyoruz. Edindiğimiz bilgi ve becerileri eleştirel düşünceden geçirerek bir yurttaşlık pratiğine dönüştürüyoruz. Kişinin içinde bulunduğu ve dönüştürmeye çalıştığı düzen içinde farklı bir özne haline gelmesini, buradaki adaletsizlikler üzerinden bir hak arama süreci başlatmasını da dönüştürme eylemi olarak tarif ediyorum.
Sungur, bu çerçevede mekansal okuryazarlığın kişinin mekanla ve çevresindeki toplumsal ilişkilerle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine imkan verdiğini vurguladı.
Mekan toplumsal ilişkilerle nasıl üretiliyor?
Günün ikinci oturumu “Toplumsal Mekanın Üretimi” başlığıyla devam etti. Sungur, bu kez tartışmayı “Neden mekan değil de toplumsal mekan diyoruz?” sorusuyla açtı.
Katılımcılar bu soruyu hafıza, sosyalleşme, eşitlik, güvenli alan ve farklı toplumsal grupların mekanla kurduğu ilişkiler üzerinden tartıştı.
Sungur, mekanın yalnızca fiziksel bir alan olmadığını vurguladı. Toplumsal ilişkilerin mekan içinde kurulduğunu, bu ilişkilerin aynı zamanda mekanı dönüştürdüğünü anlattı. Böylece mekanın sürekli üretilen ve yeniden üretilen bir süreç olduğunu söyledi.
Bu süreçte fiziksel çevrenin yanı sıra sosyoekonomik koşulların, kültürün, kimliğin, toplumsal cinsiyetin ve iktidar ilişkilerinin de rol oynadığını belirtti. Mekanı oluşturan bu düzeylerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini aktardı.
Kadınlar mekanı nasıl deneyimliyor?
Oturumda mekanın toplumsal cinsiyete göre nasıl farklı deneyimlendiği de tartışıldı. Katılımcılar, evden sokağa ve işyerine uzanan gündelik deneyimlerden örnekler verdi.
Tartışma sırasında ev içi emeğin mekanla ilişkisi de gündeme geldi. Sungur, kadınlara atfedilen toplumsal rollerin evin deneyimlenme biçimini de belirlediğine dikkat çekti:
Kadınlara toplumsal olarak atfedilmiş rollerin en çok ve en görünmez şekilde gerçekleştiği yerlerden biri ev. Ev içi emek de bu gündelik pratiklerin bir parçası. Bu nedenle ev, kadınlar için daha fazla emek harcanan ve farklı deneyimlenen bir mekan haline geliyor.
Sungur, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin işyerindeki deneyimleri de şekillendirdiğini söyledi. İşçi ve işveren arasındaki hiyerarşinin, kadınlara ve erkeklere atfedilen rollerle birleştiğinde bir baskı aracına dönüşebildiğini belirtti.

Mekan kimin için tasarlanıyor?
Sungur, mekanın nasıl planlandığı ve tasarlandığına da dikkat çekti. Kaldırımların genişliğinden kentte hareket etmeyi belirleyen standartlara kadar birçok kararın, hangi bedenlerin hesaba katıldığını gösterdiğini anlattı.
Kaldırım örneği üzerinden “standart” kabul edilen bedenin kim olduğu tartışıldı. Kaldırımın tekerlekli sandalye kullanan birinin, elinde poşet taşıyan birinin ya da yan yana hareket eden iki kişinin kullanımına uygun olup olmadığı sorgulandı.
Sungur, bu örneklerle mekanın tasarlanma biçiminin bazı bedenlerin hareketini kolaylaştırırken bazılarını sınırlandırabildiğine dikkat çekti.
Bir domates bize ne anlatır?
Sungur, oturumun devamında katılımcılarla gündelik bir nesneden yola çıkarak mekanın üretim süreçlerini sorgulamaya yönelik bir egzersiz yaptı.
Egzersizin merkezinde domates vardı. Katılımcılara “Bu domates nereden geliyor?” diye soran Sungur, yanıt vermek yerine yeni sorular üretmelerini istedi. Domatesin nerede yetiştirildiği, hangi tohumun kullanıldığı, kim tarafından toplandığı, nasıl kurutulduğu ve sofraya nasıl ulaştığı tartışıldı.
Sorular giderek üretimin arkasındaki toplumsal ilişkilere uzandı: Tarla kimin? Tarım işçileri nereden geliyor? Hangi koşullarda çalışıyorlar? Çocuk işçiliği var mı? Üretim için kullanılan su nereden geliyor? Kadınlar üretimin hangi aşamalarında yer alıyor? Ürün hangi yollarla taşınıyor ve kimler ona erişebiliyor?
Sungur, egzersizdeki sorgulamayı şu sorularda topladı:
“Kim tarafından, kim için, hangi ilişkilerle, hangi amaçla ve hangi anlamlarla üretildi?”
Bu sorularla domatesin üretimden tüketime uzanan yolculuğundaki emek, mülkiyet, toplumsal cinsiyet, ulaşım ve sermaye ilişkileri görünür hale geldi. Sungur, ürünün tarladan sofraya ulaşırken geçtiği yolların, depoların ve pazar ilişkilerinin de mekanın üretim sürecinin bir parçası olduğunu vurguladı.
Görünmeyen emeğin mekanını okumak
Sungur, oturumun son bölümünde kendi araştırmalarından da örnek verdi. Yüksek lisans çalışması sırasında görüştüğü temizlik işçisi kadınlara fotoğraf makineleri verdiğini ve onlardan kendi hayatlarını anlatan fotoğraflar çekmelerini istediğini anlattı.
Temizlik işçisi Ümmühan’ın çektiği bir fotoğrafta kendisinin görünmediğini anlatan Sungur, Ümmühan’ın buna “Ne olacak, zaten görünmüyorsun ki” sözleriyle karşılık verdiğini aktardı. Sungur, fotoğraftaki bu görünmezlikle temizlik emeğinin toplumsal olarak görünmezleştirilmesi arasında ilişki kurdu.
Sungur, bir temizlik işçisinin mekanla kurduğu ilişkiyi anlamak için sorulabilecek soruları şöyle sıraladı:
Bu kişi nerede yaşıyor, işe nasıl geliyor? İşyerinde kimlerle karşılaşıyor? Kendini güvende hissediyor mu? Beyaz yakalılarla aynı mekanları kullanabiliyor mu? Orada başka işçilerle bir araya gelebiliyor, dayanışma ilişkileri kurabiliyor mu? Mekanı bütün bu ilişkiler üzerinden sorgulamaya başlayabiliriz.
Böylece iki oturum boyunca mekan, yalnızca içinde bulunulan fiziksel bir alan olarak değil; toplumsal ilişkilerin kurulduğu, eşitsizliklerin görünür olduğu ve aynı zamanda müdahale edilerek dönüştürülebilecek bir süreç olarak ele alındı.
(EG)




